Interpol Tehlike Altında: Uluslararası Adalet Mekanizmaları Nasıl Siyasi Baskı Aracı Haline Getiriliyor

Interpol Tehlike Altında: Uluslararası Adalet Mekanizmaları Nasıl Siyasi Baskı Aracı Haline Getiriliyor

Interpol Tehlike Altında: Uluslararası Adalet Mekanizmaları Nasıl Siyasi Baskı Aracı Haline Getiriliyor Uluslararası Kriminal Polis Teşkilatı — Interpol — devletler arasında suçla mücadele için iş birliği sağlamak amacıyla kurulmuştur. Misyonu güvenliği sağlamaktır, baskı mekanizmalarının bir parçası olmak değil. Ancak bugün, bazı devletlerin Interpol kanallarını amaç dışı kullandığına dair giderek artan ciddi endişeler bulunmaktadır. Türkmenistan, insan hakları savunucularına göre, uluslararası mekanizmaların koruma aracı olmaktan çıkıp baskı aracına dönüştüğü ülkelerden biridir. Bu durum, Interpol’ün kırmızı bültenleri ve difüzyonlarının sivil aktivistler, insan hakları savunucuları ve muhalif görüşlü kişiler aleyhine kullanılmasıyla ilgilidir. Bu kişiler gerçek suçlarla itham edilmemektedir. “Suçları”, ifade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü ve barışçıl sivil faaliyet haklarını kullanmalarıdır. Bu durum, Interpol’ün temel ilkeleriyle doğrudan çelişmektedir. Interpol Anayasası’nın 2. maddesine göre, örgüt faaliyetlerini İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ruhuna uygun şekilde yürütmek zorundadır. 3. madde ise siyasi nitelikteki herhangi bir müdahaleyi açıkça yasaklamaktadır. Uluslararası mekanizmaların siyasi amaçlarla kullanılması yalnızca bir prosedür ihlali değil, aynı zamanda kurumun temelinin sarsılmasıdır. Ancak sorun yalnızca Interpol ile sınırlı değildir. Son yıllarda, transit ülkelerdeki ulusal hukuki mekanizmaların da benzer şekilde — baskı ve ardından sınır dışı etme amacıyla — kullanıldığına dair artan örnekler bulunmaktadır. Özellikle Türkiye’de uygulanan G-82 kodu (terörle bağlantılı sınıflandırma) ciddi endişe yaratmaktadır. Mevcut bulgulara göre bu kod, bazı durumlarda gerçek tehditlerle mücadele amacıyla değil, Türkmenistan vatandaşlarına yönelik baskı aracı olarak kullanılmaktadır. Uygulamada, ulusal güvenlik ve terörle mücadele gerekçeleri, terörle hiçbir bağlantısı olmayan kişilerin gözaltına alınması, hareket özgürlüklerinin kısıtlanması ve sınır dışı edilmelerinin meşrulaştırılması için kullanılabilmektedir. Bu durum, ulusal güvenlik önlemlerinin sınır ötesi baskının bir parçası haline gelmesi gibi son derece tehlikeli bir emsal oluşturmaktadır. Sorun bundan da derindir. Bu artık bir yaşam ve ölüm meselesidir. Bunun çarpıcı bir örneği, Türkmenistan vatandaşı Maral Annaeva’nın vakasıdır. Kendisi küçük yaştaki çocuklarıyla birlikte zorla sınır dışı edilmiştir. Hakkında doğrulanmış herhangi bir suçlama bulunmamasına rağmen, işkence, keyfi tutuklama ve zorla kaybetme vakalarının sistematik olarak rapor edildiği bir ülkeye gönderilmesi ciddi endişe yaratmaktadır. Bu vaka kritik bir soruyu gündeme getirmektedir: Uluslararası ve ulusal mekanizmalar siyasi baskıyı meşrulaştırmak için mi kullanılmaktadır? Bu sorunun cevabı kısmen bile “evet” ise, sonuçları tek bir ülkeyle sınırlı kalmaz. Uluslararası insan hakları sisteminin temelinde geri göndermeme (non-refoulement) ilkesi yer almaktadır. Bu ilke, bir kişinin işkence, zulüm veya insanlık dışı muamele riski bulunan bir ülkeye gönderilmesini yasaklar. Bu ilke şu temel uluslararası belgelerde yer almaktadır: — 1951 Mültecilerin Statüsüne İlişkin Sözleşme, Madde 33 — yaşam ve özgürlüğün tehlikede olduğu yerlere gönderilmeyi yasaklar; — İşkenceye Karşı Sözleşme, Madde 3 — işkence riski olan ülkelere gönderimi yasaklar; — Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme, Maddeler 7 ve 9 — işkenceye ve keyfi gözaltına karşı koruma sağlar. Bir kişi bu normların sistematik olarak ihlal edildiği bir ülkeye gönderildiğinde, sorumluluk yalnızca o devlete değil, bu sürece doğrudan veya dolaylı katkı sağlayan tüm yapılara aittir. Bu nedenle hem uluslararası hem de ulusal güvenlik mekanizmalarının kötüye kullanılması küresel bir tehdit oluşturmaktadır. Bu teknik bir mesele değildir. Bu bir güven meselesidir. Suç ve terörle mücadele için kurulan sistemler muhalifleri bastırmak için kullanıldığında meşruiyetlerini kaybederler. Daha da kötüsü, sınır ötesi baskı araçlarına dönüşürler. Bugün yüzlerce Türkmenistan vatandaşı yurtdışında geçerli belgelere sahip olmadan yaşamaktadır. Konsolosluklar aracılığıyla pasaport verilmemesi, ulusal mevzuatın (özellikle Türkmenistan Göç Yasası’nın 29. maddesi) ihlali anlamına gelmektedir. Bunun sonucunda insanlar hukuki bir boşlukta kalmaktadır — korumasız, statüsüz ve sürekli gözaltı tehdidi altında. Bu koşullarda, herhangi bir Interpol bildirimi veya G-82 gibi sınıflandırmalar, sınır dışı sürecini tetikleyebilir. Ve o noktada mesele artık prosedür değildir. Bu bir insanın kaderidir. Zorla geri gönderme, kaybolma ve baskı vakaları tekil değildir. Tekrar etmektedir. Ve her yeni mağdur, önceki ihlallerin cezasız kalmasının bir sonucudur. Uluslararası toplum şimdi harekete geçmezse, bu vakalar devam edecektir. Interpol ve üye devletler bir yol ayrımındadır: Adaletin aracı olarak kalmak — ya da siyasi baskının bir aracı haline gelmek. Bu sorunun cevabı, yalnızca uluslararası güvenlik sisteminin geleceğini değil, aynı zamanda bu mekanizmaları son umut olarak gören yüzlerce insanın kaderini de belirleyecektir. Bu koşullarda sessizlik tarafsızlık değildir. Bu, suça ortak olmaktır.

İletişime Geçin

Dayanch olarak, her bireyin temel haklarını korumak ve geliştirmek için çalışıyoruz.

İletişime Geç
Logo