Dünya Kadınlar Günü sadece çiçeklerin ve kutlamaların günü değildir. Bu gün, kadınların onur, güvenlik ve eşit haklar için verdikleri mücadelenin hatırlandığı bir gündür. Ancak Türkmenistanlı binlerce kadın için bu gün farklı bir gerçeği hatırlatır. Bu gerçek; yoksulluk, göç, şiddet ve sessizlik arasında geçen bir hayatın gerçeğidir. Türkmen bir kadının trajedisi sınırı geçtiği anda başlamaz. Çok daha önce başlar — artık gerçek bir seçeneği kalmadığını fark ettiği anda. Bir annenin çocuklarının gözlerine bakıp onlara insanca bir yaşam sağlayamayacağını anladığı anda başlar. Ekonomik kriz, işsizlik ve sosyal korumanın yokluğu bir kadının geleceğini elinden aldığında başlar. Bir annenin kalbini parçalayan o kararı vermek zorunda kaldığı anda başlar: çocuklarını yoksulluktan kurtarmak için gitmek, ama onları annesiz bırakmak. Göçün bir “seçim” olduğu söylendiğinde basit bir soru ortaya çıkıyor: hangi seçenekten söz ediyoruz? Yoksulluk mu, ayrılık mı? Açlık mı, yalnızlık mı? Türkmenistan’dan binlerce kadın Türkiye’ye ve başka ülkelere çalışmak için geliyor. Temizlikçi, bakıcı, terzi, fabrika işçisi ya da ev işçisi olarak çalışıyorlar. Birçoğu sözleşmesiz, sigortasız ve hukuki koruma olmadan çalışıyor. Onlar sürekli bir korkuyla yaşıyorlar: işlerini kaybetme korkusu, sınır dışı edilme korkusu, şiddete uğrama korkusu, ve başlarına bir şey gelirse kimsenin onları korumayacağı korkusu. Ve bu korku soyut değildir. Gerçek trajedilere dayanır. Haziran 2023’te İstanbul’da Türkmenistan vatandaşı, iki çocuk annesi Mähri Ereşova öldürüldü. Türkiye’ye ailesinin geleceğini sağlamak için gelmişti. Ama çocukları annelerini sonsuza kadar kaybetti. Aynı yıl İzmir’de bir başka trajedi yaşandı. Türkmenistan vatandaşları Gülkamar Hanımova ile kızları Leyla ve Laçin Geldiyaroğulları ve Ruslan Kerimov öldürüldü. Bu aile yurtdışında yeni bir hayat kurmaya çalışıyordu. Güvenlik ve yaşama şansı arıyorlardı. Ama hayatları trajediyle son buldu. Ancak şiddet sadece Türkmenistan dışında yaşanmıyor. Gülcemal Cumamuratova adlı 20 yaşındaki bir genç kadın Aşkabat’ta ailesinin şüpheli bulduğu koşullar altında hayatını kaybetti. O sırada annesi Türkiye’de çalışıyordu ve hâlâ gerçeği ve adaleti arıyor. Ecegül Ovezova’nın hikâyesi de var. Türkiye’de şüpheli koşullar altında hayatını kaybetti. Olayın resmi versiyonuna dair ciddi sorular olmasına rağmen dosya yeterli bir soruşturma yapılmadan kapatıldı. İki küçük çocuğun annesi olan Cemal Bazarova ise şu anda Daşoguz’daki kadın cezaevinde bulunuyor. Soruşturma sırasında araştırmacılar Aşırgeldi Musaev ve Bahtiyar Muradov tarafından şiddete maruz kaldığını ve cezaevinde de kötü muamele gördüğünü ifade etti. Bugüne kadar bu iddialar nedeniyle kimse hesap vermedi. Bir diğer trajedi ise Gülala Hasanova’nın yaşadığıdır. Eşi, sivil aktivist ve blog yazarı Alişer Sahatov, 24 Temmuz 2025 tarihinde kayboldu. Gülala Hasanova dört çocuğuyla birlikte yalnız kaldı ve hâlâ cevapsız sorularla yaşamaya devam ediyor. Bu hikâyelerin hepsini birleştiren ortak bir gerçek var: koruma yokluğu. Bir kadın yurtdışında şiddete maruz kaldığında çoğu zaman polise başvurmaktan korkar. Çünkü sınır dışı edilmekten veya işini kaybetmekten korkar. Bir trajedi Türkmenistan içinde yaşandığında aileler şeffaf bir soruşturma göremez. Bir trajedi yurtdışında yaşandığında ise vatandaşlarını koruması gereken diplomatik temsilcilikler çoğu zaman gerçek bir destek sağlayamaz. Sonuçta kadın yalnız kalır. Acısıyla yalnız. Trajedisiyle yalnız. Çocuklarıyla yalnız. Göç binlerce aileyi parçaladı. Anneler çocuklarından uzakta yaşıyor. Çocuklar anneleri olmadan büyüyor. Aileler dağılıyor. Birçok kadın küçük yaşlardan itibaren şiddete katlanmayı ve sessiz kalmayı öğrenerek büyüyor. Toplumun yargısından korkuyorlar. Kimsenin kendilerine inanmayacağından korkuyorlar. Ve bu sessizlik, şiddetin devam etmesine izin veren sistemin bir parçası haline geliyor. Bu trajedinin kökü insan haklarının korunmamasıdır. Bağımsız bir yargının olmadığı bir ülkede adalet mümkün değildir. İfade özgürlüğünün olmadığı bir ülkede gerçekler konuşulamaz. Sivil toplumun olmadığı bir ülkede mağdurlar korunamaz. Bu nedenle “DAYANÇ / Türkmenistan” İnsan Hakları Platformu kuruldu — sesi duyulmayanlara ses olmak ve Türkmenistanlı kadınların durumuna uluslararası dikkat çekmek için. Ancak sorunu dile getirmek yeterli değildir. Gerçek koruma mekanizmalarına ihtiyaç vardır. Türkmenistan’ın yurtdışındaki diplomatik temsilcilikleri bünyesinde göçmen kadınlar için destek merkezlerinin kurulmasını talep ediyoruz. Bu merkezler 24 saat açık olmalı ve kriz durumundaki kadınlara gerçek destek sağlamalıdır. Bu merkezlerde şu hizmetler bulunmalıdır: — hukuki destek — psikolojik destek — geçici güvenli barınma — gıda ve temel insani yardım Bu merkezler, bir kadının günün veya gecenin herhangi bir saatinde gelip yardım alabileceği yerler olmalıdır. Kadının vatanı ve evi diyebileceği yerler. Çünkü devlet sınırda bitmemelidir. Devlet vatandaşlarını her yerde korumalıdır. Dünya Kadınlar Günü arifesinde dünyanın bu kadınların isimlerini duymasını istiyoruz: Gülcemal Cumamuratova Ecegül Ovezova Mähri Ereşova Gülkamar Hanımova Leyla Geldiyaroğulları Laçin Geldiyaroğulları Cemal Bazarova Ve dünyanın Gülala Hasanova’yı ve babalarını hâlâ bekleyen çocuklarını bilmesini istiyoruz. Türkmenistanlı kadınlar sadece göçmen değildir. Onlar annedir. Onlar kız evlattır. Onlar insandır. Ve korunmayı, adaleti ve güvenliği hak ederler. Sessizlik artık bir cevap olamaz.
Dayanch olarak, her bireyin temel
haklarını korumak ve geliştirmek
için çalışıyoruz.